Corona Günlerinde Çerçeve ve Etiğin Kapsayıcı İşlevi Üzerine

Korona virüs salgını başladığından beri giderek yaşam alanlarımız daraldı, önce toplu etkinlikleri, seminerleri, dersleri iptal etmek zorunda kaldık, sonra küçük toplantıları, bir süre sonra analizanlarımızla, hastalarımızla aynı odada bulunmak tehlikeli bir hal aldı ve seans odalarımızı kaybettik; adeta evlere ve ekranlara hapsolduk.

Bu süreçte tutunmaya çalıştığımız pek çok şey var, neredeyse eskisinden de sık yapılan online arkadaş görüşmelerini, uzun telefon konuşmalarını, derneğin etkinliklerini sürdürme uğraşımızı, toplantı üstüne toplantı yapıyor olmamızı, çeşit çeşit webinar toplantılarını bu çabanın bir parçası olarak görüyorum. Derneğe artık gidip gelemiyoruz, derslerimizi, seminerleri iptal ettik ancak eskiden sahip olduklarımızla bağımızı sürdürmek istiyoruz; semineri iptal ediyorsak online konferans yapıyoruz, bazı etkinlikleri sanal ortamda sürdürüyoruz, çünkü kayıp duygusunu daha az yaşamaya ve üretmeye ihtiyacımız var. Dış dünya tehlikeli bir halde, büyük bir belirsizlik içindeyiz. Belki ilk başlarda daha da çok korktuk; hastalanmaktan, ölmekten, sevdiklerimizi kaybetmekten korktuk, hala korkuyoruz. Ölüm dürtüsünün kol gezdiği bu tekinsiz ortamda sahip olduklarımıza sıkı sıkı tutunarak, üreterek yaşam dürtüsünü etkin kılmaya çalışıyoruz.

Bu konferanslar dizisi de bu çabanın ürünü bence. Yeşim Korkut’un konuşmasının başlığı çok anlamlı: “Araf’ta Geçen Günlerde Psikanaliz ve Etik Hassasiyet”.  Karantinada günlerimiz arafta geçiyor, arafın belirsizliği, hangi tarafa geçeceğimizi bilememenin tekinsizliği içinde sıkışıp kaldık. Bir şeyleri bilmeye, bir tür kesinliğe çok ihtiyaç duyuyoruz. Çevrimiçi konferans dizisinin ilkinde Bella Habip “Karantina Ortamında Psikanalistin Pratiği” isimli konuşmasında çerçeve konusunu ele almıştı. Bunu izleyen bugünkü ikinci konferansın konusu da yine çerçeveye, daha geniş anlamda iyi analiz uygulamasının kurumsal çerçevesine, yani etik uygulamalara dair. Korona salgınının harekete geçirdiği ilkel kaygıları, Bleger’in deyimiyle muğlak çekirdekleri tutacak yapılara ihtiyaç duyuyoruz (Bleger,2018). Bebeğin ilkel kaygı ve korkularını ilk kapsayan annedir, daha sonra bu işlevi yavaş yavaş aile, sosyal çevre ve toplumsal kurumlar üstlenir. Amati olgunlaşmış kişilikte de bu temel ayrışmamışlık-muğlaklık halinin kalıntılarının bulunduğunu ancak bunların bölünüp dış dünyada uygun kapsayanlara yansıtıldığını söyler. Bu yolla muğlak çekirdeğin yansıtılmasının benliğe güvenlik ve aidiyet hissi yaşatan bir simbiyotik bağ oluşmasını sağladığını belirtir (Amati, 2004, 2017). Ancak yoğun toplumsal şiddet ve felaket yaratan yaşantılar dış dünyayı değiştirir. O zamana dek kurulan toplumsal bağlar, temel güven duygusu, kurumların kişi için olan içsel işlev ve anlamları sarsılır, hatta yıkılır. Korona virüs salgını her bireyin temel güven duygusunu, aile ve toplumsal bağlarına bakışını, kurumlara olan güvenini ya da güvensizliğini kendi ruhsal örgütlenmesine göre derinden etkiledi. Bize birkaç ay önce sevdiklerimize zarar vermemek için sarılamayacağımız, aylarca evden çıkamayacağımız, nadiren dışarı çıktığımızda seyrettiğimiz bilim kurgu filmlerinden bir sahnenin içine düşmüş gibi olacağımız söylense muhtemelen bunu hayal etmekte çok zorlanırdık. Oysa şimdi bu gerçekliğin içinde yaşıyoruz ve var gücümüzle uyum sağlamaya çalışıyoruz. Bu toplumsal felaket yaşantısı karşısında gerileme içindeyiz ve en ilkel kaygılarımızın kapsanmasına çok ihtiyaç duyuyoruz. Kurumların güvenilir olması bu nedenle her zamankinden de önemli.

“Bu virüs kesin laboratuvarda üretildi” “Zaten Amerika önceden biliyormuş”, “Gerçekten ölü sayısı söylendiği kadar mı? Yok canım en az 2-3 katı”, “ Niye AVM’leri açtılar ki? Niçin genel karantina ilan edilmedi? Bizi devlet korumayacaksa kim koruyacak?”, “Aşı bulunur mu? Bulunsa bile güvenilir olur mu?”, vb. Bu soruların ve komplo teorilerinin ardı arkası kesilmiyor. Salgının harekete geçirdiği paranoid-şizoid kaygılar, ilkel savunma mekanizmalarıyla dışarıya yansıtılıyor, sonra tekrar içe alınıyor. Bir kısır döngü halinde devam ediyor, bu nedenle bunları tutacak hem içsel hem de toplumsal uygun kapsayanlara ihtiyacımız var. Devletin, yöneticilerin, sağlık hizmetlerinin, hastanelerin, tedavi protokollerinin, bilgi kaynaklarının güvenilir olmasını talep ediyoruz. En ilkel kaygıları, ölme/öldürme, yok olma düşlemlerini, online terapilerle birbirimizin evlerinin içine girmiş olmamızın uyandırdığı ensestiyöz düşlemleri kapsayabilecek yeterince iyi bir anneye ve bir üçüncü olarak babaya ihtiyacımız var.

Bu bağlamda ilk iki konferansın konusunun bu kapsayan arayışının bir görünümü olduğunu düşünüyorum. Paranoid-şizoid kaygıları, isimsiz dehşetleri, çöküş korkusunu, muğlaklığı kapsayabilecek sağlam bir çerçeve arıyoruz. Analizin çerçevesi, etik kuralların sağladığı çerçeve belirsiz olanı bir parça da olsa belirli kılabilecek güvenilir kapsayanlar olabilir mi? Simgeleşmiş olana, bir temsili ve sözü bulunana tutunmak istiyoruz.

Analizin çerçevesini nasıl koruyabiliriz? Online terapilerin etik çerçevesi ne olmalı? Nasıl davranmamız daha uygun olur? İnternet ortamında seansların güvenliğini nasıl sağlarız?  Biz ya da hastalarımız enfekte olursa ne yapmalıyız? Tüm dünyanın aynı anda yaşadığı bu travma karşısında korkutucu bir muğlaklığın içine çekilmemek için başımıza gelenleri birlikte düşünerek anlamlandırmaya ve simgeleştirmeye çalışıyoruz.

Etik kurallar mesleki uygulamamızın vazgeçilmez bir parçası ama sadece mesleki bir etikten söz edemeyiz. Birey olarak, toplumun ve dünyanın bir parçası olarak ortak yaşamın etik değerlerine şimdi her zamankinden fazla değer vermemiz gerektiğini bu salgınla anlamış olduk. Bu yaşadığımız felaketin bir geçmişi ve kökenleri var, bu salgının ekonomik, ekolojik ve sosyolojik kökenlerini derinlemesine düşünmeden, değişmesini talep etmeden sadece savaş/kaç uygulamalarıyla bu salgından ya da sırada bekleyenlerden kurtulmamız mümkün olmayacak. İnsana, insanca yaşama hakkına, doğaya saygı gösteren, kamu yararı kavramına ve eşitlik hakkına sahip çıkan bir etik anlayışının içselleştirilmesini ummaktan başka çare yok gibi görünüyor.

Pınar Limnili Özeren

Kaynakça

Bléger, L. (2018). “José Bléger’in Psikanaliz Hakkında Düşüncesi”, Uluslararası Psikanaliz Yıllığı, Çev. Y. Yılmaz, B. Habip, Ed. N. Erdem.

Amati Sas, S. (2004). Traumatic Social Violence: Challenging our Unconscious Adaptation. Int. Forum Psychoanal., 13(1/2):51-59

Amati Sas, S. (2017), “Utancın Güzergahı Olarak Muğlaklık” (çev. Barış Özgen Şensoy, Evrem Tilki, Ferhan Özenen), Psikanaliz Yazıları 34, Bireysel ve Toplumsal Travmalar I içinde, s.69-90, İstanbul: Bağlam Yayınları.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir