Yavuz Erten
….bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin
bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa
bilirim benden önce duyulmuş bu keder
benden sonra da duyulacak
benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere
benden sonra da söylenecek
gökyüzünü severmişim meğer….
Nazım Hikmet (Severmişim Meğer, 1962)
Rüya
Atmışlı yaşlarının ortasındaki Bay L.’nin rüyası
“Sırt çantam, kalın kabanım ve eldivenlerimle uzun bir yürüyüşle güneyden kuzeye gidiyormuşum. Tek başına bir yürüyüş. İçimde yoğun bir heyecanla O’ndan önce sıra dağlara ulaşmak istiyorum. O da Kuzeyden Güneye inip sıra dağlara ulaşacakmış. O kim veya ne, emin değilim ancak varlığını hissedebiliyorum. Uzun süren yürüyüş sırasında gözüm hep ufukta sıra dağların görünüp görünmediğine bakıyorum. En sonunda tüm ihtişamıyla dağlar görünüyor. Ufuk çizgisinden yükselen dağ kütlesine doğru yürüyüşe devam ediyorum. Acaba O benden önce vardı mı? O’ndan önce geldiysem nerede beklemeliyim? Dağın zirvesinde mi dağın eteklerinde mi? Tam bu tereddüttü yoğun bir şekilde yaşarken dağın kütlesiyle gökyüzünün birleştiği siyah çizgide O’nun siluetini görüyorum. Hayret, hayranlık ve ürküntü ile bakakalıyorum. O gerçekmiş. Boynunu sırtına bağlayan bölgesini dikleştirmesi ve silkinmesiyle bir aslan gibi; ani hareketleri ve dönüşleriyle vahşi bir deniz canlısına benziyor; sonra dev kanatlarını açarak havalanacak bir kartalı da andırıyor. O gerçekten varmış; o gerçekmiş. Yukarıya doğru tırmanıp O’nun yanına gitmem gerekiyor. Büyülenmiş gibiyim. Korkudan bacaklarım titriyor ama O’nu yakından görmek için büyük bir istek içindeyim…”
“Bu rüya ben çok etkiledi. O’nun gerçek olması meselesi özellikle…Hani çocuk yaşlardan beri hayalinizde var olan ama gerçek dünyada bulunmayan imgeler vardır ya…Mesela Pegasus,… kanatları olan at…Veya Unicorn…Tek boynuzu olan at…Veya mitolojideki ejderhalar…Öyle bir karşılaşma bu. O’nu görüyorum sonunda”
Bay L. bu rüyayı gördüğü dönemde, çocukluğundaki travmatik olaylara dair yeni şeyler hatırlıyordu. Görülenler bu açılardan anlamlıydı ancak bunun yanında rüyadan birkaç gün önce Bay L. çok belirleyici bir deneyim yaşamıştı. Ayrıntılı kalp tetkikleri sonunda doktoru ona kalp yetmezliği olduğunu söyleyip, yüksek tansiyona dayalı kalp büyümesi sonucunda karşı karşıya olduğu riskleri sıralamıştı. Bunlardan biri de aniden kalbinin durmasıydı.
Doktorunun odasından çıkıp caddede yürürken kaygıyla birlikte uzun süredir beklenen bir karşılaşmanın heyecanını da hissetti. Atmış küsur yıldır yaşıyordu ve kendi ölümü bulanık bir imgeden fazlası değildi. Ne zaman olacaktı? Nasıl olacaktı? Hatta daha derinlerde, epey kibirli bir yerlerde belki şu bile vardı: Gerçekten ölecek miydi? Belki onun için bir istisna olabilirdi.
Doktorun yanında duyduklarıyla bu silik imge ufuk çizgisinde belirgin bir figüre dönüşmeye başlamıştı. O mitolojik hayvan buluşma noktasına varmıştı bile ve onu bekliyordu.
Emeklilik
Orta yaştan yaşlılık günlerine ilerleyenlerin emeklilik hayalleri malumdur. Bu hayaller neler içerir?
Artık sabahları işe gitmek için erkenden kalkmaya, yollarda çile çekmeye gerek yoktur; son tarihi sıkıştıran dosyalar, denetleyecek müfettişler; berbat işyeri yemekleri, uzun fiziksel yorgunluklar, zihinsel zahmetler yoktur. Hayali kurulan şey artık hiç okula gitmek zorunda olunmayan sonsuz bir tatil gibidir.
Psikanalizin gözüyle bakarsak, bu yorgunluk ve zahmeti dürtünün ruhsallıkta yarattığı sıkışma kökenli görebiliriz. Dürtü asla vazgeçmez ve doyum için bastırıp durur. Bir aşk hikayesinin veya rekabet öyküsünün yol açtığı yorgunluğu düşünmek dürtünün yarattığı zahmeti hakkıyla anlamak için yeterlidir. Yorgunluğa yol açan mücadele “benliğin gücü” ve “dürtülerin gücü” arasında geçer.
Dürtülerin gücü kişiden kişiye değişen kıvam ve şiddette olabilir. Bu insanlarda dürtülere karşı koymaya çalışan benliğin işi hiç kolay değildir. Öte yandan, psikanalizin ekonomik prensibi ile düşünürsek, yaş da bu çatışmalı ilişkide bir belirleyicidir. Yaşla birlikte dürtülerin gücünde bir düşme yaşanabilir. Benliğin gücü de diğer tarafta yaşamın deneyimleriyle kuvvetlenmiş ve yeni adaptasyonlarla dürtüler üzerinde birtakım hakimiyetler kurmuş olabilir. Üstelik rakibi geçmişe göre daha zayıf düşmeye başlamışken…
Emeklilik hayalleri zahmetsiz bir haz düşlemi içerir ancak bu yönelim çelişkilidir. Suya girip ıslanmamayı beklemeye benzer. Belki de bu sebeple çoğu emeklilik hiç de hayal edildiği gibi geçmez. Ancak dürtülerin zorlayıcılığının gençlik zamanlarına göre ekonomik açıdan (yani dürtünün enerjisi açısından) düşüklüğü emeklilik hayallerindeki çelişkiyi bir dereceye kadar kapsamaya yardımcı olan bir etkendir.
Tabii burada dürtülerin gücünden bahsederken Thanatos kaynaklı Ölüm Dürtüsünün de dürtüsel olarak denklemde yer aldığını unutmamak gerek. Emeklilik hayallerindeki zahmetlerden sonunda kurtulma rahatlaması Eros’un baskısını sonunda susturma ve Thanatos’un dürtüsel kanatları arasına sığınma olabilir mi? Zahmetsiz, uyarımsız, dürtülmesiz bu yaşam ölüme doğru giden bir sessizlik arayışı olabilir mi? Bu soruya hayır demek zor gibi görünüyor.
Bay L.nin hem kaygılanması hem de dağa bir an önce tırmanmaya çalışması böyle bir şey mi acaba?
Bu heyecanlı yolculuk ve tırmanış öyküsü hikâyeyi tamamına erdirmeye yönelik temel insani bir dürtü müdür?
Hikâye başıyla sonuyla o zaman mı bütünleşmiş olacak?
Covid-19
Covid-19 pandemisi ortaya çıkıp tüm dünyayı endişeli bir hale sürüklediği ilk günlerde yaşlı insanların gençlere göre daha büyük risk altında olduğu konuşulmaya başlandı. Ardından yaşlılar için sokağa çıkma kısıtlamaları geldi. Bu kısıtlamalar onların sokağa çıkmalarıyla ilgili olduğu kadar diğer insanların onları ziyaretlerini de yasaklıyordu. Özellikle gençlerle görüşmelerinin ne kadar tehlikeli olduğu konuşuldu. Ölüm gençler tarafından onlara getirilecekti. Kuvvetli bağışıklıkları, bedensel sağlıkları ve yaşayacak çok günleri olan gençler yaşlılarına ölümü getireceklerdi.
Hastalık ve ölüm riski altında görülen yaşlılar yalıtılma ve yalnızlık olgusuyla baş başa kaldılar. Televizyon kanalları parklardan, bahçelerden toplanan yaşlı insanların polis tarafından evlerine götürülmeleri sahnelerini yayınladı.
Orta yaşlı ve yaşlı pek çok insanın Covid-19 olgusunu hikâyenin muhtemel sonu diye deneyimlediğine şahit olduk. “Demek ki böyle bitecekmiş” düşünceleri zihinlerde belirdi. Yalıtılmış durumdaki yalnızlıklarında türün ve türlerin tarihinde olduğunu bildiğimiz yaşlıların ölüme terk edilmeleri ve/veya sürünün gençleri tarafından öldürülmeleri düşlemleri canlanmış olabilir.
Haberlerde ve yorumlarda ısrarla vurgulanan “Korona’dan sonra dünyanın başka bir yer olacağı” iddiası onlara bu yeni dünyada var olup olamayacakları sorusunu sorduruyordu. Belki de onlar eski dünyanın insanları, ülkelerinin “eski” halinin vatandaşıydılar.
Gün boyu konuşulan yeni dünyanın distopik anlatımında ısrarla vurgulanan “sosyal mesafe” kabilenin geri kalanının ondan uzaklaştığını söylüyor, artık ortak yapılacak kutlamaların, törenlerin olmayacağı iddiası; seyahatlere gitmenin nerdeyse imkânsız olacağı öngörüsü, ekonomik ve sosyal kıyametlerin kapıda olduğu uyarısı emeklilikte olacak güzel şeyleri bekleyen zihinlere “artık onlar bitti; bundan sonrasında hastalık, yalnızlık ve ölüm var” dedirtiyordu. Bireysel yaşamda hastalık ve ölümleri kişisel kıyamet gibi algılayan benlik global olarak yaşanacak bir kıyameti de koklamaya başlıyordu.
“Demek her şeyin sonu böyle olacakmış. Artık keyif ve mutluluk adına beklenecek bir şey kalmadı” cümlesini bireysel, bölgesel ve global beklentilere dair ölümcül bir kabul olarak duymamız sıradan bir hal alıyordu.
“Eski yaşam bitti” sözü “yaşamın” artık bittiği algısını yaratabilir. Özellikle “yeni bir yaşam” kurmak için güç, istek ve zaman kalmamış hissedilirken… “Yeni yaşam”a geçip uyum sağlama isteği var olsa bile “yeni yaşam”ın ne olacağına dair fazla bir işaret yoktur. Eğitim analisti Yeşim Korkut karantina günlerini Araf olarak tanımlamıştı.[1] Eski yaşamın bitip yeni yaşamın henüz başlayamadığı (ve başlayınca nasıl bir şey olacağının bilinmediği) bu askıda olma hali özneyi yaşamıyla ilgili Araf nitelikli bir hesaplaşmaya yöneltebilir.
Parantezi Kapamak
Bu dönemde pek çok orta yaşlı ve yaşlı insandan dinlediğim ortak bir şey var. Evde geçirilen uzun günlerde daha çok iç dünyalarına döndüklerinden ve geçmişleriyle farklı bir muhasebe içinde olduklarından söz ediyorlar. Bu durum biraz önce ifade edilen Araf durumuna gönderme yapar gibidir. Eskiye göre çok daha fazla rüya gördüklerini söylüyorlar. Bir taraftan rüyalarıyla ilgili düşünürlerken diğer yanda, geçmişlerine, anılarına, ailelerinin hikayelerine odaklanıyorlar. Belki de karantina günleri kişinin yaşlılıktan beklediği kontrollü regresyondan daha hızlı, daha yoğun ve tam olarak hazır hissetmediği bir regresyona yol açtı. Bir kişi yüksek yerden düşen insanların yaşamlarının önemli sahnelerinin fotoğraflar halinde gözlerinin önünden geçtiği şeklinde çok dile getirilen iddiadan bahsetti.
Bu yoğun içsel meşguliyet bir tür parantezi kapama anlamında olabilir ve bu hali ile ölüme yönelmeyi çağrıştırabilir ancak diğer yandan Melanie Klein’ın tanımladığı depressif pozisyon niteliğiyle düşünülmelidir. En temelde duyulan ihtiyaç, yaşlılığı bir tür bütünleşme olarak yaşama ihtiyacıdır. Bu tür bir bütünleşme ancak depressif pozisyonda elde edilebilir.
Yaşamından anlamlar çıkartma sürecinde tıkanmalar yaşayıp hikayesiyle ve hikâyeden kaynaklanan ıstırabıyla ilgili donmalar içinde olan kişi yaşamındaki belli dönemleri ve bu dönemlere bağlı benlik durumlarını bütünün dışında tutuyordur. Danielle Quinodoz’un [2] belirttiği gibi bu dönemler ve ruhsalllıktaki yansımaları hikâyeye katılmaz ancak kendilerini eylemlerle, “sahneye koymalar”la (enactment) gösterirler. Yaşanırlar ancak kişi tarafından, anlama dönüşecek şekilde bilinmezler.
Yaşlılık Danielle Quinodoz’un kişinin yaşamını sahiplenme ve yaşadıklarının sorumluluğunu alma zamanıysa bütünlük ve anlam ancak bu yolla sağlanabilir. Batı dillerinde, Latince integritas kökünden gelen integrity kelimesi “bütünlük” ve “erdem” anlamında kullanılır.
Bütünlük bir sona gerek duyar. Bütünleşen varlığın başı ve sonu vardır.
Erik Erikson
Konuyu biraz da Erik H. Erikson’un [3] yaşamın tümüne yayılan sekiz evreli psikososyal gelişim kuramı yardımıyla düşünelim. Psikanaliz kuramı gelişim ve psikopatolojinin oluşumu hakkında yaşamın ilk yıllarına önem verir ve o yılların içindeki evreleri değişik şekillerde inceler ve yaşamın sonraki yıllarındaki sonuçlarla nedensel bağlantılar kurar. Ancak başlangıca verilen bu önem, gelişimin yaşam boyu sürmediği anlamına gelmez; zaten öyle olsaydı, ileriki yıllarda gidilecek bir psikanalizin sağlayacağı olumlu gelişmelerden nasıl umut duyabilirdik ki?
Erikson’cu şekilde önerilen sekiz evreyi de ele aldığımız zaman, belki “ağaç yaşken eğrilir” deyişine uygun şekilde erken evrelerin ruhsal yapı, kişilik gelişimi ve psikopatoloji açısından sonrakilere göre çok daha etkili olduklarına dair bir hüküm ağırlıklı olarak kabul görecektir. Bununla birlikte
hem klinik deneyimler hem yaşamın bize öğrettikleri erken dönem evrelerin dinamiklerinin diğer her türlü olasılığı dışlayıcı bir psişik determinizm yaratmadığını göstermiştir. Yaşamın her dönemi yeni zorluk ve çatışmalara gebe olduğu gibi yeni kuvvetler, imkanlar ve yeni gelişim imkanları da yaratır.
Freud’un önerdiği gelişimsel unsurlara Klein’cı bir bakış açısı ekleyerek söylersek Oidipal dinamiklerden ruhsal gelişimi destekleyici bir sonuçla çıkabilmek “depresif konum”da olmayı gerektirmektedir. Oidipal olarak makul bir yenilgi ve enseste yönelik arzudan vaz geçiş, kişiliğin kendi iç dinamiklerinin zenginleşmesine ve ilerideki yaşamında önceki deneyimlerin telafisi olacak hedeflerin oluşmasına imkân verir. Aslında Oidipal yenilgi, hüzünle birlikte, umudu, geleceği ve gelişim güdülenmesini yaratır. Çocuk ensestüöz donmuş veya döngüsel bir zamandan çizgisel zamana geçer. Halk kültürümüzdeki aşığın yollara düşmesi kavramının özünde de bu var gibi görünüyor. Bu yolculuğun sonundaki yaşlılık ve ölümle karşılaşma ve onları kabul etme de Oidipal yenilginin devamı olan şeylerdir ve depressif konum bu olgularla bir daha sınanır.
Erikson’un sekiz evresinin ilk üçü önemli ölçüde Freud’un oral, anal, fallik ve gizil dönemlerine denk düşer: “Temel Güvene karşı Güvensizlik”- “Oral Devre”; “Özerkliğe Karşı Utanma ve Şüphe” – “Anal Devre”; “Girişkenliğe Karşı Suçluluk” – “Fallik Devre”.
Sonraki beş evrenin içinde Başarıya Karşı Aşağılık Duygusu’nda Freud’cu Gizil döneme yakınlıklar vardır. Kimlik Kazanmaya Karşı Rol Karmaşası; Yakınlığa Karşı Yalıtılmışlık, Üretkenliğe Karşı Durgunluk ve Bütünlüğe Karşı Umutsuzluk evreleri psikanalitik gelişim dinamiğini yaşamın tümüne yayar ve hayatın içinde sadece Freud’cu ilk üç dönemin tekrarlarından oluşmayan yeni gerginlikler, sıkışmalar, açılımlar ve imkanları göz önüne serer.
Erikson’cu kuramda yedi ve sekizinci evreler orta yaş ve yaşlılık dönemlerini kapsar. Kişi iç ve dış koşulların imkanlarının sınırlarını görmüştür. Yaşamının yedinci evresinde artık üretken zamanının azalmaya başladığının farkındadır ve yapabileceklerinin azamisini başarıp başaramadığıyla ilgili kendisiyle hesaplaşıyordur. Hem çalışamayacağı zamanlarla ilgili endişeler taşır (yeterince maddi güvencesi var mıdır?) hem de çocuklarına, torunlarına ve geleceğe bırakacağı manevi mirasla (isim, ün, vs) ilgili kaygılıdır. Bir kutbunda yorgunluk, fiziksel zorluk ve isteksizlik, diğer kutbunda yıllar boyu biriktirdiği bilgi ve deneyimin ona getirdiği kuvvetlerin gerilim eksenindedir. “Yaşadıklarını anlamlandıracak bir final” istemektedir. Hikâyenin bütünlüğe ulaşma vektörü bir son gerektirir.
Erik H. Erikson için son evre olan Bütünlüğe Karşı Umutsuzluk’ta kişi yaşamın kaçınılmaz gerçeği olan ölümle karşı karşıyadır. Yaşam ondan önce olduğu gibi onun ölümünden sonra da tüm renkleri, hareketleri ve sesleriyle devam edecektir ancak bir süre sonra o bu cümbüşe davetli olmayacaktır (Gökyüzünü Severmişim Meğer…). Kişi ya ölümünü de yaşamsal varlığının bir parçası olarak kabul edecek ve tüm bu hikâyeyi bütünlüğü içinde anlamlı hale getirecektir ya da ölümlü oluşunu inkâr etmeye ve gerçekten kaçmaya çalışacaktır. Bu ikilemi yaşayan yaşlılarda iki tür sonuç ortaya çıkar: Gene Klein’cı pozisyonlar kavramlarıyla düşünürsek, kişi “paranoid-şizoid pozisyon”da boşa geçmiş bir ömür sızlanmasıyla kendisi dışında sorumlulular arayacak ve “huysuz bir ihtiyar” olacaktır; ya da yaşlılığını “depresif pozisyon” içinden değerlendirip, yaşamını, o yaşamdaki seçimlerinin sorumluluğunu sahiplendiği gibi ölümlülüğünü ve ölümünü de sahiplenecektir ve “bilge bir yaşlı” olacaktır.
Erik H. Erikson bu kuramı yazdığı zaman ellili yaşlardaydı. Yakın çevresine, yaşlandıkça yaşlılık psikolojisiyle ilgili yeni şeyler fark ettiğini ve aslında bir evrenin daha olması gerektiğini söylemişti. Onun ölümünden sonra karısı Joan Erikson dokuzuncu dönem olarak Gerotransandans’ı kurama ekledi.[4] Joan Erikson bu kavramı İskandinav sosyolog Lars Thornstam’dan almıştı. Sekizinci evrede Erik Erikson tarafından tanımlanan bilgeliğin dokuzuncu evrede bir kozmik bilinç hali ile olarak genişletildiğini ve derinleştirildiğini görürüz. Bu tür bir aşkınlık bilincini kazanan yaşlı yaşam ve ölüme artık farklı bir noktadan bakabilmektedir. Quinodoz’un tanımladığı şekilde, yaşamın sonsuz olmamasının (infinity) verdiği acının yerine, algı, duyu ve sezgilerin imkanlı kıldığı farklı deneyim anının ebediyetini (eternity) ve bunun sağladığı keyfi koymaya başlamıştır. “Yaşlılığın Gücü” kitabının yazarı François Villa [5] yaşlanmayı beraberinde ölümü getirecek bir olgu değil ölmeye karşı bir süreç olarak değerlendirir. Yaşlılık yeni bir ruhsal ve bedensel konumlanma olarak ölümün karşısında yer alan yaşamsal direncin ifadesidir. Yaşlılığın bu gücünün farkına varılan finaller ölümle karşılaşmayı güçsüz, çaresiz, edilgen bir durumdan çıkarır.
Karantina
Tüm bunları bugünlerde yaşadığımız dinamikler kapsamında ele alırsak, genç bir meslektaşım olan Deniz Arduman’ın işaret ettiği nokta çok anlamlıdır: Arduman Karantina kelimesinin “kırk gün” anlamındaki etimolojik kökenine gönderme yaparak, karantina günlerinin yarattığı regresyonun en erken yaşam deneyimlerine dönüşü içerebileceğini belirtiyordu. Bunu yaparken lohusa ve bebeğin kritik “kırk günü”nün altını çizdi (Deniz Arduman, Kişisel İletişim).
“Kırkının çıkması” ifadesinin hem doğum hem ölümü kapsadığını düşünürsek ve Yeşim Korkut’un Araf benzetmesini anımsarsak yaşlı insanların bugünleri deneyimlemelerinde yaşamın bütünlüğünü ve yaşamlarının bütününü algılamalarında farklı bir perspektife girmiş olabileceklerini düşünebiliriz.
Bu perspektif distopik bir zehirlenme ve boğulmaya dönüşebileceği gibi, Erikson’un önerdiği dokuzuncu dönem olan Gerotransandans’a da dönüşebilir. Gerotransandans’ı alışılmış korkuların aşıldığı, eski olanla vedalaşıp (tam da veda zamanıdır) yeni olanı karşılamaya cesaret edilen ve bireysel seçim önceliklerinin baskınlığıyla oluşan bencilliğin gücünü kaybettiği bir kendilik hali olarak düşünüyorum.
Erikson’a göre, Gerotransandas evresinin temel dinamiğinin yaşamın ilk evresinde olduğu gibi Temel Güvene Karşı Temel Güvensizlik olması ilginçtir. Yaşamın son evresinde ölümle karşılaşacak kişi, yaşamla ilk tanıştığı evrenin temel dinamiğine tabi olarak düşünülmüştür. İlk evrede dünyanın yaşanılabilir, ilişkiye girilen ötekilerin yeterince iyi, güvenilebilir olduklarına dair temel bir güvenin oluşup oluşmaması ruhsal gelişimin sonraki adımları için belirleyicidir. Yaşlı, yaşamın son evresinde varoluşun bir parçası olan ölümle tanışmasında da bu temel güven veya güvensizliğin belirlediği bir dinamik eksenindedir. Bazı yaşlılar için ölüm varoluştan ayrı bir kötü nesne gibidir. Ölümü beklerken korku ve çaresizlik duygularının işgaline uğramışlardır. Var oluşa temel bir güvenle bağlananların ise bir güven hissiyle beklediklerini ve teslim olduklarını biliriz.
Bu bağlamda transandans kelimesinin içerdiği aşkınlık, yaşamın içindeki ikilemlerin üstüne çıkmak ve üçüncü bir köşeden, yeni bir sentezle bakmaya dairdir. Bu tür sentezler hep bir kayıp içerirler ve depressif konum özelliği taşırlar. Bu tür bir transandansta “yaşam varsa ölüm yok; ölüm varsa yaşam yok” düalizmi aşılmış ve ölüm ve ölümlülük yaşamın içindeki yerini almıştır.
Yaşanan karantina ve yarattığı Araf hali günlük yaşamın artık sürekli eyleme dökme halini almış körleştirici koşturmacasının yerine bir “durma” koyarak, Quinodoz’un tanımladığı şekilde yaşamımızın hikayesine farklı bir gözle bakmamızı ve bir taraftan hayatın “sonluluğunu” görmemizi ancak diğer taraftan deneyimlerimizin işlenmesi, dönüştürülmesi ve bütünleştirilmesiyle hikayemizin içkin olarak sahip olduğu anlam ve değerini bularak “ebedileşmesini” sağlayabilir.
Hazır “durmuşken” biraz daha içimize yönelelim. Kişisel albümlerimizi açalım. Özellikle albümleri dolduracak kadar yaşımız varsa…
Kaynakça
[1] Yeşim Korkut, Arafta Geçen Günlerde Psikanaliz ve Etik, Psike İstanbul Online Konferansları, 2020.
[2] Danielle Quinodoz, Growing Old. A Journey of Self -Discovery, (Çev. David Alchorn), 2010, Routledge.
[3] Erik H. Erikson, Childhood and Society (İkinci Edisyon), 1963, New York: Norton.
[4] Erik H. Erikson, The Life Cycle Completed. Extended Version with New Chapters on the Ninth Stage to Erik Erikson’s Childhood and Society, 1998, New York: Norton.
[5] François Villa, Yaşlılığın Gücü, (Çev. İrem Göksu Yedek, Sarp Tuna), 2010 (2018), Bağlam.
Görsel: Lucian Freud, ‘Sanatçının Annesi’